SPİL’İN KARLARI
Uzun yıllar Almanya’da çalıştıktan sonra bir Ocak ayı başında yurda dönüşmüştü.
Manisa’nın bir kenar mahallesinde, geçmişlerinden kalma elli yıllık evinde derin bir uykudan karmaşık düşlerle uyanıp sabahın erken saatlerinde pencereden baktığında şehri karla kaplanmış olarak buldu. Kar içini rahatlatmıştı. Kar yağışlı havaları çok severdi. Kardan adam yapardı.
Ama kar çok geçmeden hafif yağmurla erimeye başlamıştı. Güneş de görünmüştü.
Evin yanındaki parkta soğuktan donmuş çam ağaçları ile sarı, mor ve kırmızı çiçeklere aldırmayan saksağan, güvercin, karga ve serçeler sevinçlerine yeni sevinçler katarak sanki bir bahar gününe gözlerini açmışlardı.
*
Çevresine baktı. Tatlı bir öğle vakti, melankolik duygular saçan masmavi gökyüzü ile kucaklaşıyordu. Kış mı? yoksa bahar mı? nedir belirsiz bir mevsim hüküm sürüyordu. “Kışın sonu bahardır,” diye aklında geçirdi. İnsanlar, ne yaramaz bir çocuk gibi akıp giden zamanın, ne de karla örtülmüş çimenlerin farkındaydı. Hayat, okunması bitmeyen gizemli bir kitap gibi hüzünlü sayfalarını durmaksızın kaygısızca çeviriyordu.
*
Ortalık aydınlanmıştı. Karşıda harikulade bir tablo gibi Spil Dağı, bembeyaz kar örtüsüyle ipekten bir gelinliğe bürünmüştü.
Gerçekten, Spil’in özgür tepelerini, çayırlarını, kayalıklarını, canlılarını ve karlarını özlemişti.
Çocukluk günleri, Spil Dağı’nda geçmişti. Dağın yamaçlarında deniz dibi fosilleri, liman ve gemi parçacıkları ile fener kalıntıları bulurlardı. Tarih öncesinde burası liman, Gediz Ovası da denizmiş.
*
Manisa’dan M.Ö. 2000’lerden sonra kim bilir ne insanlar gelip göçmüştü? Magnetler, Frigyalılar, Lidyalılar, Hititler, Persler, Makedonyalılar, Bergama Krallığı, Romalılar, Bizanslılar, Saruhanoğulları Beyliği, Osmanlılar...
Gediz Nehri, Manisa Ovası ve Spil Dağı nelere tanıklık etmişti?
*
Manisa’dan iş bulmak için Almanya’ya gittiği 1970’ler telefon ve radyo dönemiydi. Oysa şimdi yaşanmakta olan, bilgisayar, internet, televizyon, cep telefonu, yapay zeka ve robotik makinalarla Uzay Çağı idi. Dünya küçülmüştü. Yedi kıta, artık bir adım mesafesindeydi. Bilim ve teknoloji gelişirken, insanlık da değişime uğruyordu.
*
Evden çıktı. Arabasıyla şehrin bildik bulvar ve caddelerinden geçti. Her yer ne kadar çok kalabalıklaşmıştı. Geçmiş yıllarda herkes birbirini tanırdı. Yolda karşılaşıldığında selamlaşılırdı ve hal hatır sorulurdu.
Bu şehirde bir yabancı gibiydi. Nereye gideceğim?” diye düşündü.
Daha sonra günlük hayatın bitip tükenmeyen koşmacasından uzaklaşarak Karaköy’de Spil Dağı yamaçlarındaki boş bir kahveye girdi, garsona okkalı acı bir kahve söyledi.
Derken hayaller dünyasına kapılarak, arabasıyla önce Akhisar Yolu’na, ardından da Gediz Ovası’ndaki üzüm bağlarını geride bırakarak çocukluğunda kalma bildik bir yerin, Horozköy’ün çamurlu bir sokağına girdi. Horozköy’ ü görmeyeli seneler olmuştu.
*
Hatırladı : Bağbozumu günlerinde Gediz Ovası’nın bereketli topraklarındaki bağların dam ve çardaklarında kalınırdı. Üzüm asmaları, kavun karpuz tarlaları, sebze bahçeleri, şifalı tulumba suları, kır çiçekleri ve yeşil otların karma kokusu, çekirgelerin çalgısı, tarla kuşlarının türküsü, iğde, erik ve kiraz ağaçlarının huzur verici gölgesi, uzanan pamuk ve tütün arazileri, ova gecelerinin sessizliği ve serinliği...Ağustos böcekleriyle kurbağaların verdiği konserler...
Kış aylarında gece yarısı ovaya domuz sürüleri inerdi. Haftalarca yağmur yağardı ve Gediz Nehri’nin taşmasıyla birlikte ovayı ve şehrin kıyı mahallelerini sel basardı.
*
Horozköy’de eski arkadaşlarının evlerine uğradı. Kimseyi bulamadı. Zamanın sonsuza doğru dingin akışında bir yerlere gizlenmişlerdi belki...
Bir köy kahvesine oturdu. Demli bir çay söyledi. Arkadaşlarından birisi çıkarsa, geçmiş günlere dair bir çay sohbeti yapmak iyi gelirdi. Ne var ki bütün yüzler yabancıydı. Ne gelen ne de giden vardı. O insanlar gibi hatıralar bile siyah beyaz fotoğraflardan birer birer çıkıp terkedip uzaklara gitmişlerdi.
Kendisini bir evin balkonunda asılı duran bir saksı içindeki çiçeklerin yaprakları arasında gizlenen bir salyangoz gibi yapayalnız hissettti. Gideceği başka bir yer de yoktu.
Kahveci’ye sordu, “Spil Dağı’na çıkabilir miyim?” “Bu havada olmaz, tehlikelidir. Şunun şurasında, bahara biriki ay kaldı. O zaman çıkarsınız,” dedi kahveci.
Kahveci çayları tazeledi ve konuşmasını sürdürdü: “Ben de eski Manisalıyım. Bozköy ve Muradiye’de oturduk, şimdi Horozköy’e taşındık... Hele dur bakalım, yüzünüz bana hiç yabancı gelmedi. Siz kimlerdensiniz?”
*
Uzakta, hiç eskilmeyen umutlarla Spil Dağı’ nın karları dikkati çekiyordu ve karların ferahlatıcı yansımaları etrafa dalga dalga ışıklar saçıyordu. Efsanevi Spil’in karları, henüz bestelenmemiş bir yalnızlık senfonisinin yazılmamış bir şiirinde çok gün yüzü görmüş Manisa’yı ve görkemli Gediz Ovası’nı aydınlatıyordu.
Günlerden güzel bir kış günüydü ve Spil’in karları altında bugün de akşam olmuştu.
FACEBOOK YORUMLAR