Burcu BOLAKAN

Burcu BOLAKAN

bolakan3@gmail.com

Ormanın Unutulmuş Dili

24 Mart 2025 - 11:28 - Güncelleme: 24 Mart 2025 - 14:05

Ormanın Unutulmuş Dili
İnsan Kendini Ne Zaman Ormandan Ayırdı?

 

İnsan kendine ormandan ayrı bir dünya kurdu; bu kopuş insan için hiç iyi sonuçlar getirmedi. Çünkü orman insanın ilk aynasıydı. İnsanın hikâyesi ilk kez cennette ağaçların altında başlamıştı ve insan kendisini ilk kez ağaçların altında görmüştü. İnsan, ağaçların derin köklerinde geçmişini, dallarında hayatın olasılıklarını, yapraklarında bu dünyanın geçiciliğini okumuştu.

İnsan aynaya bakmaktan yoruldu, ona ağır geldi. Farklı bir yaşam istiyordu; rahatlık, konfor ve teknolojiyle çevrilmiş bir dünya arayışı içine girdi.

İnsan, kendi doğasını unuttuğu gün toprağın dilini de unuttu. Halbuki Tanrı insanın bedenini topraktan yarattığını söylüyordu.

Orman da Tanrı tarafından yaratılan en kutsal varlıklardan biridir. Ormanın gözle göremediğimiz ama hissettiğimiz bir bilinci olduğunu kimi zaman düşünmez miyiz? Ormanın içindeki her ağacın da insanlar gibi bir hayatının olduğunu, orada yaşayan her canlının varoluşun küçük bir parçası olduğunu biliriz.

Ormanın sesini dinlemek mucizevi bir çağrının sesini işitmeye benzer. Ormanlar yaşamın en gür ve en güzel sesine sahiptir. Biz insanların zihinlerindeki gürültü ormanların sesini bize duyurmuyor; ormanların o Tanrısal sesini kendi gürültülü seslerimizle bastırdık. Belki de o yüzden artık ormanın içine girince huzur değil, yabancılık hissediyoruz. Çünkü bizim onu unuttuğumuz gibi o da bizi unuttu ve bizim ona yabancı olduğumuz gibi o da bize yabancılaştı.

Ormanın birinde derinlerde bir dere akar. Kıvrılarak uzar, durmaksızın. O suyun sesi bize zamanın sürekli akışını anımsatır. Derenin suyu; geçmişi, şimdiyi ve geleceği taşır içinde. Bazen zamanın ormanları unuttuğunu düşünürüm. Zaman, insanlar için akıyordur ve belki de burada duruyordur diye hissederim. Bir ağacın yaprağında zaman donmuş olamaz mı?  Ormanın içinden geçen dere de sadece bir hatırlatıcıdır ama ormanın sakinleri için değil; arada kendisini ziyarete gelen insanlar için bir hatırlatıcı.

Zaman gerçekten zihinlerimizde kurduğumuz keskin bir çizgide mi seyrediyordur?

 

İnsanın kendi varoluşunu yeniden düşünmesi için ormanlar eşsiz bir olanak sunar. Her ağacın gövdesi bir direnişi, her ağacın kökü diğer ağaca bağlanışını anlatır. Ormanın kalbine uzanan ve orada buluşan orman sakinlerinin birbirlerine olan güvenini insanlar da hisseder.


Peki ya insanların kökleri! Onlar artık neye bağlı?

Betonların içine sıkışmış bedenlerimiz; köksüz, yönsüz ve her birimiz suskunuz. Dışımız büyüdü ama derinliğimizi kaybettik.

Ormanın içinde yaşayan geyik pınarlardan su içerken sonsuz bir güvenle suyunu içer. Çünkü bilir; burada güvendedir. Yuvasındadır ve huzur içindedir. Geyik bilir ki orman onu incitmez.

Biz insanlar ne zaman güven duymaktan vazgeçtik?

Ve ne zaman doğaya karşı savaş açtık?


İnsanların derinlerinde büyük bir korku yatıyor. Doğa ise orada her zaman aynasını bize tutuyor ve bize gerçek kimliğimizi göstermeye çalışıyor. Ama biz bunu görmek istemiyoruz. Ormanın sesine kulağımız kapalı, onu duymak da istemiyoruz.

Ormanın birinde bir tilki sessizce bekliyor, kuşlar gölgelerin içinde şarkılar söylüyor. Tüm bu varlıklar birbirine çok bağlı. Bir yaprağın düşüşü, başka bir canlının hayatına dokunuyor. Orman dünyasında, insan dünyasında olduğu gibi ‘ben’ değil, ‘biz’ vardır.

Ama insan tüm bunların dışında kalmayı seçti, kendini bu bütünlüğün dışına koydu. Doğadan üstün değil; ama doğadan ayrı olduğunu sanıyor. Halbuki insan doğanın bir parçasıdır. İşte belki de felaketimizin başladığı yer burasıdır.

Derenin sesi zamanın içinde sıkışmış insanın kendi sesini bulması için bir uyarıdır. Hiçbir varlığın tek başına bir anlamı yoktur. Siz kökü olmayan ağaç, toprağı olmayan su, sesi olmayan rüzgâr gördünüz mü?

Ama hâlâ umut var, ormanlar yaşıyor, sadece bizler onların bize söylemek istediklerini anlayamıyoruz. Bazen yapmamız gereken tek şey susmaktır, belki de o zaman ormanların bize fısıldadıklarını duyabiliriz.


Köklerin Hafızası

Bir ağacın dibine oturduğunuzda, toprağın altında uzanan ama görünmeyen ellerin sizi de içine almak istediğini hissedebilirsiniz. Ağaçların kökleri yalnızca su ve besin arayışı içinde değildir; onlar aynı zamanda geçmişi sessizce hafızalarına almıştır. Her yıl yaşananlar; mevsimler, kuraklık, yağmur, kar; onlarda bir iz bırakır. Ve biz insanlar ayaklarımızın altında duran bu derin dokuyu çoğu zaman fark etmeyiz.

Kökler hem toprağı hem de zamanı sarar. Toprağın derin çatlaklarından sızarken geçmişe tanık olmanın bilgeliğini taşırlar. Bir ağacın gövdesini görürüz ama onun köklerini düşünmek ağacın hikâyesinin perdesini bize aralar. Biz insanlar ağaçlara, dallara, meyvelere daima görünür yüzünden bakarız. Oysaki yaşam insanda olduğu gibi ormandaki canlılar için de derinlerde başlar. Yerkürenin altında gizlenmiş bir bilgelik vardır; sabırlı, sessiz ve dirençlidir. İnsan da böyledir aslında; ne kadar yükseğe çıkarsa çıksın en çok beslendiği yer kendi içindeki derinliklerdir.

Ağaçların kökleri birbirine dokunduğunda aynı türden ya da değil; onlar yalnız olmadıklarını ve bir bütünün parçası olduğunu hatırlar. Ormanları bu nedenle yalnızca ağaç topluluğu olarak göremeyiz. Onlar bilinçli bir şekilde sessizce iş birliği içindedirler.

İnsan da köklerinden uzaklaştıkça yönünü kaybeder. Kök aidiyeti temsil eder, ama aynı zamanda bizim sınırımızdır. Nereye ait olduğumuzu biliriz ve nereye ait olmayıp, nereye uzanamayacağımızı da öğretir. Orman bu dengeyi huşu içinde yaşar, gökyüzüne uzanan başları daha yükseklere çıkmaz, köklerinden kopmaz.

İnsanların ise ayakları ne zaman ki yerden kesildi kalpleri de sessizleşti. Kalbiyle değil ağzıyla konuşan canlılar olduk.

Hangi acıya karşı direnç gösterdiysek en sağlam kaleyi oraya inşa ettik, ağaçlar da böyledir. Rüzgârlara karşı gövdesini korumak için daha derin salar köklerini toprağa. Kimi ise suyu bulmak için kıvrılır, bekler, sabreder. Köklerin biçimi; ağacın hafızasını zenginleştirirken, insanın çektiği acılar ise ruhunu derinleştirir.

 

Suyun Hatırlattığı Zaman

Bir ormanda bir derenin yanında oturan insan, suyun akışında geçmişin izini görür. Suyun akıp giderken onun dönüp dolaştığı yollar geleceğe uzanan bir türküyü söyler. Orada suyun akışını izleyen insan zamanın sesini dinleyerek, hiçbir şeyin geride kalmadığını ve her şeyin geleceğe doğru gittiğini görür. Geçmiş de şu anda bizdedir, içimizdedir ve bizler de geleceğin içindeyiz.

Hiçbir an yoktur ki yerinde sabit dursun. İnsanların en derin acıları ve en büyük sevinçleri bile su gibi gelip geçmiştir. Her şey akar, her şey değişir, her şey dönüşür.

Suyun sesinde bir bilgelik vardır. Küçücük bir çakıl taşına çarpıp çıkan o cılız ses bile bir öğretidir. ‘’Bırak kendini akışa.’’ Ama biz çoğu zaman su misali akar olmaktan korkarız. Sabit bir kimliğimiz, toplum tarafından kabul edilen belgeli bir hayatımız olsun isteriz. Durduğumuz yer güvenli bir zemin üzerinde olmalıdır. Oysa yaşam aslında ne kadar istesek de tam olarak bize bunları sunmaz. Çünkü yaşamın da su gibi kıvrımları vardır. Ne kadar düz yol ararsak arayalım, yorulmak istemeyelim; varoluşumuz her zaman yokuşlarla, virajlarla, inişlerle bizleri karşılaştırır.

*
Ormanının içinde yürürken fark ettiğim ilk şey ışık değil, gölgedir. Çünkü orman, ışığın şekillendiği yerdir. Ama gölgenin varlığı bir derinliği gösterir. Ağaçların arasından sızan her ışık huzmesi, bir gölgeyle konuşur. Ve bu konuşma yalnızca şeklen değil; varoluşsal bir diyaloğa dönüşür. Çünkü her aydınlık kendi karanlığını yanında taşımaz mı?

Gölge çoğu zaman saklı olanın simgesidir. İnsanın da iç dünyasındaki en kırılgan, en dürüst hali onun gölgesinde saklıdır. Tıpkı bir ağacın köklerinin toprağın altında olması gibi, biz de derinliğimizi görünmeyen yanlarımızda taşırız. O nedenle orman bizi kendi içimize çağırır, hem ışığımızı ve hem de gölgemizi görmeliyiz.

Belki de ormanın en büyük öğretisi budur. Gölgeleri de sevmeyi öğrenmek. Yani hayatın görünmeyen taraflarını da kabul etmek gerekir.

‘’Kendi gölgemi kabullenmeden, gerçekten aydınlığa çıkabilir miyim?’’


Yıldızlar ve Ağaçlar

Orman geceyi sarhoşça kucaklar. Gecenin karanlığı ağaçların gövdelerine, yapraklarına ve dal uçlarına bir örtü misali yayılır. Bir zamanlar, gökyüzüyle orman arasındaki ilişkiyi düşündüğümde, yıldızların yalnızca uzak ve ulaşılmaz ışık noktaları olduğunu sanırdım. Ama orman, geceyi derinlikli bir hüzün hâlinde kabul eder. Yıldızlar ağaçların üst dallarına dokunur. Ve bu dokunuş, geçmişin ve geleceğin aslında çok da uzak olduğunu göstermez, aksine, her şeyin birbirine ne kadar yakın olduğunu hatırlatır.

Bir ormanın gecesinde yıldızların altında uzun süre yürüdüğünüzde kendinizi zamanın dışına çıkmış, huzur içinde hissedersiniz. Ormanın gece duyulan sesi ve sizi izleyen yıldızlar bir meditasyon huzurunu verir.

 

Ormanın Şarkısı

Ormanın şarkısı, sessizliğin içinde yankılanan bir melodidir. Geceleri, ormanın içinde yalnız kaldığınızda bu şarkıyı duymaya başlarsınız. Bir tür içsel huzur ve dengeyle sarar bedeninizi ve ruhunuzu.

İnsanlar ne yazık ki bu şarkıyı duymakta zorlanıyor. Ormanın melodisini duymak istemiyoruz; biz tüm bu güzellikleri yaşamak yerine hayatımızın içine beton ormanlarının gürültüsünü ve onların yapay ışıklarının parıltısını koyduk.

Ormanla olan bu bağlantımızı kaybetmemiz yalnızca bizim için bir kayıp değildir. Aynı zamanda doğanın kendisi için de büyük bir tehdit yaratır. Ormanın şarkısını duyamadığımızda, onu anlamaktan uzak kalırız. Onun ihtiyaçlarını göremez, ona zarar veririz. Ormanların yok oluşu sadece çevresel kayıp değildir; aynı zamanda insan ruhunun derinliklerinden bir parçanın kaybolmasıdır. Ormanlar, bize yalnızca oksijen ve doğal kaynaklar sunmakla kalmaz, onlardan öğrenebileceğimiz değerli öğretileri de bizlere sunar.

En önemli öğreti ise şudur: Sabır, denge, köklerimize bağlılık ve bir topluluk içinde birlikte var olma bilinci.

Peki, biz ne zaman bu şarkıyı yeniden duyacağız?

Ne zaman ormanın derinliklerinde kaybolan melodiyi tekrar duyma cesaretini göstereceğiz?

Belki de küçük bir fidan dikmekle işe başlayabiliriz. Bir ağaca dokunarak, onun varlığına şükranlarımızı sunabiliriz. Ama yalnızca fidan dikmek de yetmez; alışkanlıklarımızı, tüketim biçimlerimizi gözden geçirmeli, doğayla olan ilişkimizdeki farkındalığımızı artırmalıyız. Ormanlara saygı duymalı ve onları korumayı öğrenmeliyiz.

Ormanlar var oldukça, biz de varız.

Çocuklarımızı, ormanları keşfetmeye davet etmeliyiz. Onlara, ormanın sadece bir kaynaktan ibaret olmadığını, her ağacın, her çiçeğin, her hayvanın bir anlam taşıdığını anlatmalıyız.